Gönderen Konu: YER - SU KÜLTÜ  (Okunma sayısı 1857 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı koktengri

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 679
  • Karma: 2517
  • Cinsiyet: Bay
  • TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN...
    • TÜRK MİTOLOJİSİ - TÜRK KÜLTÜRÜ - TÜRK TARİHİ - YÜZDE YÜZ TÜRK OLDUĞUN ZAMAN CİHAN SENİNDİR...
YER - SU KÜLTÜ
« : Haziran 01, 2015, 04:41:51 ÖS »
Türkler, Gök Tanrı inancıyla birlikte tabiatta bir takım gizli kuvvetlerin ve güçlerin varlığına da inanmakta ve bunları birer ruh olarak düşünmekteydiler. Bu tabiat ruhları, Orhun kitabelerinde “yer-su (yer-sub)” şeklinde ifade edilirdi. Aynı inanışa, Uygurlarda “yir-suv” adı altında rastlanmaktadır. Bu kültte üzerinde insanların yaşadığı yer, insanlara iyilik yapan ruhlar cemiyeti şeklinde şahıslandırılır ve yer-su adı altında “ıduk” yani kutsal kabul edilirdi.


İnsanlar bu mekânlardaki kutsala ulaşmak ve bereketi temin etmek için bazı teberrularda bulunurlardı. Bu prensibe “do ut des” prensibi denilir ki “ben vereyim sen de ver” demektir. Esasen yer-su kültü etrafında sergilenen kurban ritüelinde de bu temel düşünce yatar.7 Türk kültür tarihinde hiçbir zaman kendilerine tapmanın söz konusu olmadığı bu yer-sular, maddi değil manevi bir kudret olarak tasavvur edilmiştir. Ayrıca bu kutsal mekânlara olan ilgi, bağlılık ve sahiplenme duygusu vatan şuurunun doğmasına ve kuvvetlenmesine de katkı sağlardı.8 Öyle ki vatanın korunmasında yer-su ruhlarının rolü Tonyukuk yazıtında, “tanğri, Umay, yer-sub basa berti” (Göktürk vatanına saldıran düşmanların Umay ve yer-su ruhlarının yardımıyla gafil avlanarak basılmışlardır.) şeklinde ifade edilmiştir. Ayrıca Köktürk kitabelerinden anlaşıldığına göre yer-su kültü, VIII. yüzyılda Türk İmparatorluğunda devletin resmi kültlerinden biri olmuştur.

Türklerin inanç ve kültür dünyasında yer-su inanışları içerisinde yer alan su, her zaman büyük bir anlam ve değere sahip olmuştur. Bu yüzden tarihî süreçte Türkler suya, temsil ettiği özelliklerinden hareketle farklı anlamlar yüklemişlerdir. Türk kozmogonisinde su, ilk varlık veya varlıkların özü olarak kabul edilir. Diğer bir ifadeyle Türkler suyu, yaratılışın ilk ve temel nüvesi olarak kabul eder. Bu anlayışa göre evren, kozmostan önceki düzensiz kaos malzemesinden (sudan ve topraktan) yaratılmıştır. Su, bu özelliği ile evrenin oluşmasına sebep olan temel unsur olarak görülür.

Türklerde su ile temizlik arasındaki ilişki farklı bir boyut kazanmıştır. Öyle ki Türkler suyla temizlenmekten ziyade suyun temiz tutulmasını bir inanç ritüeli haline getirmişler ve aksi davranışta bulunan kişilere de ciddi yaptırımlar uygulamışlardır. Bu çerçevede Türklerin inanç ve düşünce yapısında bir kısım su kaynakları (pınar, ırmak ve göl vb.) kutsiyet kazanmıştır. Sahip olduğu bu anlamdan dolayı Orta Asya Türklerinde, Oğuzlarda, Sibirya ve Altayların Türk topluluklarında suyu, tükürerek veya abdest bozarak kirletmek ve hatta bazı hallerde onu temizlik aracı olarak kullanmak yasaklanmıştır. Mesela İbn Fadlan, Oğuzların suyu temizlik amacıyla kullanmadıklarını bildirir. Türklerdeki bu âdet, XIII. yüzyılda Cengiz Han tarafından yasa ile kanunlaştırılmıştır. Cengiz Han döneminde sular, kutsal kabul edildiği için çamaşırlar ve kaplar suyla yıkanmazdı. Çamaşırlar kirlenince atılır, kaplar ise otlarla temizlenirdi. Hatta Cengiz Han yasasına göre bazı durumlarda suyu kirleten kişi ölümle cezalandırılırdı. Türklerdeki bu âdet, suyu kullanmanın bir ayine bağlı olmasından ileri gelmektedir.
Türk düşünce sisteminde suyun en önemli özelliklerinden biri de hayatın, verimliğin ve bereketin kaynağı olmasıdır. Hatta gökten inen su (yağmur), günümüz Türk toplumları tarafından rahmet diye anılmakta ve özellikle bahar mevsiminde bereketi temsil etmektedir. Çünkü toprak ve insan, su ile hayat bulmakta ve tabiat onunla canlılık kazanmaktadır. Denizdeki istiridyeler incilerini, toprak altındaki yılanlar zehirlerini aynı nisan yağmurundan almaktadır. Ayrıca yağmur olarak ise su, doğurganlığın ve Gök Tanrının gücünü sembolize etmektedir.
Türklerin yağmur suyuna yükledikleri bu manayı yazılı metinlerde de görmekteyiz. Metinlerde geçen “Yağmur otug yaşarttı” (yağmur otları yeşetti) ve “Yağmur yapıg, yer ölür.” (Yağmur yağar yer rutubetlenir.) ifadeleri Türkler arasında yağmur suyunun bereketi ve verimliliği sembolize ettiğini gösterir. Aynı şekilde Kutagu Bilig’de geçen “Kara toprak, mavi su birbirine yaraştı; ortada binlerce çiçek gülerek açıldı.” ifadesinde de suyun bereketi sembolize ettiğini görmekteyiz.
Suların şekilsizliği, akıcılığı, enginliği, kâinattaki herşeyin özü ve kaynağı olması vb. özelliklerinden olacak ki Türkler, bir kısım suların insana ebedilik ve sonsuzluk bahşettiğine inanırdı. Eski Türkçede ebedilik ve sonsuzluğa erişmeyi “mengü mengülük” kelimeleri karşılardı. Kuzeydeki Başkurt Türklerine göre “Semrük” adlı çiftbaşlı kartal , “mengülük suyunu” içtiği için ölmezmiş ve Kaf dağında yaşamaktaymış” ifadesinde de suyun ölümsüzlük bahşettiği anlaşılmaktadır.
Türkler arasında su ile bilgelik arasında bir ilişki kurulmuştur. Özellikle Kutadgu Bilig’de suyun bu özelliğine işaret eden şu ifadeler oldukça dikkat çekicidir:
“Üyük çim osuglug bolur bilgeler (Bilgeler sulak yerlere benzer)
Çıkar suv kayuda adak tepseler (Nereye ayak vururlarsa oradan su çıkar)”
Suyun bilgi ile olan ilişkisini Türk isimlerinde de görürüz. Eski Türklerin erkeklere verdiği“Bilge Beg”, “Köl Bilge Han” (aklı göl gibi) gibi isimlerde bu ilişkiyi görmekteyiz.
Türk toplumunun kültür ve inanç dünyasında sahip olduğu anlam ve değer dolayısıyla su, günümüze kadar önemli bir kült olarak varlığını sürdürmüştür. Bu düşünce çerçevesinde Türkler bazı suları, sahip olduğu bir kısım ayırıcı özelliklerinden hareketle kutsallaştırmışlardır. Kutsal gücün merkezi olarak gördükleri bu suların, belli usullerle temasa geçildiğinde kendilerine fayda sağlayacağına inanmışlardır. Araştırma sahamız olan Elazığ yöresinde su kültü etrafında sergilenen inanışların ilk etkilerini Eski Türklerde görmekteyiz. Bu çerçevede araştırma konumuzun daha iyi anlaşılması açısından eski Türklerin su kültü etrafında sergiledikleri inanç ve ritüllere değineceğiz.
2. İslam Öncesi Türk Toplumlarında Su İle İlgili İnanışlar
Türkler yer-su ruhlarını memnun etmek, onlarla iyi ilişkiler kurmak ve onlardan gelecek kötülüklerden korunmak için bir takım inanç ritüelleri sergilemişlerdir. Mesela Çular gök ve yer Tanrılarına kış ve yaz gündönümlerinde olmak üzere yılda birer defa, insani ruhlara (eski hükümdarlar, alplar, atalar) ve yer-su ruhlarına ise dört mevsim başında ayinler düzenlerdi. Yapılan bu ayinlerde ise Tanrı ve ruhlara “tapıg” denen adaklar, yeşim taşı, kumaş, şarap ve kurban eti sunarlardı. Ayrıca bir kısım Çin kaynakları, Hunların ve Hunlardan sonra Orta Asya’da devlet kuran Türk topluluklarının Gök Tanrı’ya, yer-suya, güneşe ve aya kurban sunduklarını bildirmektedir.
Öte yandan bazı Türk toplulukları, kutlu dağların tepesinde bulunan ve “gök gölü” adı verilen bir kısım volkanik gölleri de kutsal kabul ederdi. Şansi eyaletinde bulunan bu tür göllerden biri Tobalarca kutsal sayılırdı.24 Yine Şato Türkleri dağ başında kutsal saydıkları bu gök göllerine kâğıttan yaptıkları deve ve at figürlerini atarak bir nevi kansız kurban sunarlardı. Esasen bu inanç ritüeli Türklerin eski devirlerde göllere sundukları at ve deve kurbanlarının birer yansımasıdır.
Altay Türklerinde su kültü etrafında gösterilen inanışlar oldukça farklılık arz eder. Altay Türklerinin Altay dağlarında kutsal kabul ettikleri “Arjan Su” adı verilen bir takım suları bulunurdu. Arjan suların yerini sadece Altaylılar bilir ve bu sular, yabancılara gösterilmezdi. Altaylılar, suyu, kutsal gücünden faydalanmak için özellikle dolunaydan önce ziyaret ederlerdi. Özellikle çocuğu olmayan Altaylılar, suların bulunduğu mekâna gider, burada oturur, yatar, “Altay Kutay bana bala ver” diye niyetlenir ve başka bir şey düşünmezdi. Amacına ulaşabilmek için de buradaki sudan belli vakitlerde içerdi.
Türklerin su kültü etrafında sergiledikleri en yaygın inanışlardan biri, çocuk sahibi olabilmek için yapılan ritüellerdir. Geleneksel Türk inanışlarında çocuğu olmayan kadınlar, kurumuş ırmaklara süci/ şarap salmak suretiyle o ırmakların ruhlarını memnun etmeye çalışır ve onların yardımıyla çocuk sahibi olmayı ümit ederdi.27 Mesela, Kırgız Türkleri ile Kazak Türklerinde kısır olan kadınlar çocuk sahibi olabilmek için sahrada bulunan tek ağacın, pınarın (kuyunun) veya suyun yanında geceleyip kurban keserlerdi. Çocuğu olmayan Tatar kadınları ise çocuk sahibi olabilmek için havuz kenarında secde ve dua ederlerdi.

Türk destan ve hikâyelerinde de çocuk sahibi olabilmek için bir kısım su ile ilgili ritüellerin sergilendiği görülür: Dede Korkut’da Salur Kazan’ın suya karşı soylama söylediği görülür. Yine Dede Korkut’un Boğaç Han hikâyesinde Derse Han’ın “Hatunu kuru çaylara sucu saldım… Dilek ile Tanrıdan bir oğul gücile buldum” ifadesinde de suyun kutsiyetine işaret edilir ve onun sayesinde maksadına ulaştığı belirtilir. Manas destanında Yakup Han’ın çocuğu olmadığından eşi Çıyrıçı’ya şu serzenişi de suyun kutsiyetini gösterir: “Çıyrıçı’yı (eş olarak) alalı ben bir çocuk öpmedim. Çıyrıçı çözdüğü saçını (bir daha hiç) taramadı. Allah’a tövbe edip hiç (bir) işime yaramadı. Belini sıkıca germedi. Çıyrıçı bana (bir) oğul vermedi. (Ben) Çıyrıçı’yı alalı (mevsimler doldu), yaz-kış (gelip geçti), tam on dört yıl oldu. (Çıyrıçı) evliya mezarına gitmedi, elmalıkta (yerlerde) belenmedi, kaplıcalarda (yıkanıp) gecelemedi.”
Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra da su kültü ile ilgili inanışlarını uzun süre muhafaza etmişler ve su kültü etrafında çocuk sahibi olmanın dışında farklı amaçlar için de çeşitli ritüeller sergilemişlerdir. Örneğin Başkurtlar bir gölde veya ırmakta ilk defa yıkanmak istediklerinde elbise veya kuşaklarından bir iplik koparıp suya bırakırlardı. Ayrıca köye yeni gelen bir geline “hu köründürü”(su gösterme) adı verilen bir tören yapılırdı. Benzer inanışları Kazak Türklerinde de görmekteyiz. Kazak âdet ve inanışlarına göre bir ırmağı ilk geçen kişi suya adak nevinden bir şey atardı. Anadolu’nun birçok yerinde de hıdrellez gününde kadın ve kızlar dileklerini bir kâğıda yazıp suya atmakta ve niyetlerinin gerçekleşeceğine inanmaktadırlar. Yine Türklerde kendisine büyü yapılan bir kişinin, eğer denizi geçerse büyüsünün bozulacağına inanılırdı.
Türklerde kutsal kabul edilen su iyelerine sunulan saçı ve kurban ile elde edilmek istenen bir diğer amaç ise bereketi temin etmektir. Türkler yer-su ruhlarına saygı gösterir, onları memnun etmek için kurban keser ve saçı olarak da içki sunardı. Yakut Türkleri bu uygulamayı özellikle ilkbaharda balık avına çıkmadan önce yaparlardı. Bol balık avlamak isteyen balıkçılar, balığa çıkmadan önce bir kayın ağacına renkli kumaş parçaları bağlarlardı. Bu kumaş parçalarına “coloma” adı verilirdi. Ayrıca ümitlerin pekiştirilmesi ve bereketli bir av olması için kayın ağacının yanında yakılan ateşin üstüne çay ve süt dökülürdü. Yapılacak av öncesinde uygulanan bu ayinde ağaç, su ve ateşin bir araya geldiği görülmektedir. Bu inanç ritüelleri kısmen değişmiş olmakla beraber günümüz Anadolu’sunda “saçı” adı altında yaşamaktadır.


Kıpçakların bir kolu olarak görülen Kimekler de suya büyük ehemmiyet göstermişlerdir. Özellikle İrtiş ırmağı, Kimeş ve Kıpçak Türkleri tarafından kutsal kabul edilirdi. Kıpçakların su kültü etrafında sergiledikleri inançlarla ilgi bir kısım rivayetler de mevcuttur. Mesela, XI. yüzyılda Kıpçaklar arasında ünlü bir kahraman olarak bilinen Çora Batır’ın denizde boğularak öldüğü rivayet edilmektedir. Fakat bir diğer rivayette ise onun, gönüllü olarak kendisini ırmağa attığı ve bu şekilde ermiş mertebesine ulaştığı ifade edilir.

Ayrıca İbnü’l-Fakih, Barshan Türklerinin “Isık-göl”ünü kutsadığı ve senede en az bir kez dolaşarak ziyaret ettiği bilgisini vermektedir.

Türklerde, evin ve yurdun içecek suları da kutsal kabul edilirdi. Onun bu kutsiyetinden olacak ki eski Türklerde gelin kocasının evine girmeden kocasının yerlerini ve sularını gezer, onlara saygı duyar ve saçı sunardı. İslamiyet’in kabulüyle günümüz Türk toplumlarında su ile ilgili inanışlar farklı şekillerde görülmeye başlanmıştır. Örneğin su içerken alnını tutma, besmele çekme, yudum yudum içme gibi saygı içeren davranışlar gösterilmesi suyun kutsiyetine binaen yapılmaktadır.

Türklerin suya kutsiyet atfetmesi, Oğuz boylarının kendi kökenlerini Oğuz Kağan’a kadar götüren efsanelerde de görülmektedir. Türk destanlarında sık sık anlatılan bu efsaneye göre, Oğuz Kağan’ın altı oğlunun olduğu ve oğullarına “Gün, Ay, Yıldız, Gök, Dağ ve Deniz” şeklinde tabiat ile ilgili isimler verildiği görülür. Ayrıca Çağdaş Şamanist Altay ve Yenisey Türklerinin suya karşı ilahiler okuduklarını ve ilahilerinde Tom ve Kem (Yenisey) ırmaklarına, merhametli ve yaşlı bir kadın manasına gelen “kayrakan” dediklerini görmekteyiz. Yine Türkler suyun kutsiyetine binaen “Su aydınlıktır çala öz kapına” ifadesini kullanmışlardır.

Yapılan bu tespitler Türk toplumunun inanç ve kültür dünyasında su kültünün önemini ortaya koymaktadır. Eski Türklerin su kültü etrafında sergiledikleri inanışların bir kısım etkilerini günümüz Türk toplumlarında ve araştırma alanımızda da görebilmekteyiz. Örneğin bu suların bulunduğu mekânların kirletilmemesi, dileklerin gerçekleşmesi için burada bulunduğuna inanılan su ruhlarına takdim edilen kanlı veya kansız kurbanlar bu inanışların örnekleridir.

Bununla beraber eski Türklerin su kültü etrafında sergiledikleri inanışlar, günümüz Türk toplumlarında İslamiyet’in kabulüyle birlikte, varlığını İslami öğelerle birleştirerek devam ettirmiştir. Özellikle günümüz Anadolu toplumlarında insanlar, su kültü etrafındaki inanç ve uygulamalarına İslami -özellikle de tasavvufi- unsurları ekleyerek farklı bir boyut kazandırmıştır.
KAYNAK: http://gifdergi.gumushane.edu.tr/Makaleler/1688396817_2.pdf
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN...
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE...!