Gönderen Konu: DİVAN EDEBİYATI  (Okunma sayısı 906 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı koktengri

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 679
  • Karma: 2517
  • Cinsiyet: Bay
  • TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN...
    • TÜRK MİTOLOJİSİ - TÜRK KÜLTÜRÜ - TÜRK TARİHİ - YÜZDE YÜZ TÜRK OLDUĞUN ZAMAN CİHAN SENİNDİR...
DİVAN EDEBİYATI
« : Haziran 14, 2015, 08:25:23 ÖS »
Divan edebiyatı, Türklerin İslam dinini benimsemesinden sonra ortaya çıkan yazılı edebiyattır. İslam uygarlığının edebiyat geleneğini şekillendiren Arap ve Fars ile beraber üç büyük ekolden birisidir. Klasik Türkçe denilen ve aynı uygarlık dünyasının merkezi olan Kur'an dili Arapça ve edebi dil Farsçadan alınan sözcükler ile zenginleşen bir dil ile üretilmiş bir edebiyattır.

Bu edebiyata "divan edebiyatı" denmesi İkinci Meşrutiyet (1908-1920) zamanına dayanır. Şairlerin, şiirlerini divan denen el yazması kitaplarda toplamış olması nedeniyle böyle bir terim geliştirilmiştir. Fakat eksik bir tanımlama olduğu açıktır. Çünkü divan sadece şiire has bir tabirdir, oysa edebiyatın içinde mesnevî, hikâye, nesir gibi başka unsurlar da zirveye ulaşmıştır.

Kur'an’ın Arapça olmasından dolayı pek çok toplumun (kültürü ve) dili İslam'ın etkisiyle değişime uğramıştır. Türk edebiyatı da özellikle Fars edebiyatının ürünlerinden  büyük ölçüde etkilenmiştir.

Divan edebiyatı, daha çok şiir türünde örnekler içerir ve düz yazı - nesir türündeki eserlere divan edebiyatında pek rastlanmaz.

Divan Edebiyatı'nın Tarihsel Gelişimi

Divan Edebiyatı'nın ilk örnekleri 13. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu Edebiyat'ın ilk ürünlerini veren Hoca Dehhani'dir. Horasan'dan gelip Konya'ya yerleşen Dehhani, özellikle İranlı şair Firdevsi’nin etkisinde şiirler kaleme almıştır.

14. asır, eğitici ve dini yapıtlar oluşturmaktadır. Bu dönemde, İran Edebiyatı'nda işlenen konular, Türk Edebiyatı'na girmeye başlamıştır. Mesud bin Ahmed ile yeğeni İzzeddin'in 1350'de yazdığı "Süheyl ü Nevbahar", Şeyhoğlu Mustafa'nın 1387'de yazdığı "Hurşidname", Süleyman Çelebi'nin (1351-1422) "Vesiletü'n-Necât" başlığını taşımakla birlikte Mevlid adıyla bilinen ünlü yapıtı, İran Edebiyatı'nın etkisiyle yazılmıştır.Bu sebeple İran ile ilişki içinde olmuştur.

Divan Edebiyatı, özellikle şiir alanında en parlak dönemini 16. yüzyılda yaşamıştır. Bu dönemde, Bâkî ve Fuzûlî, Divan şiirinin en iyi örneklerini vermiştir.

17. yüzyıla girildiğinde, Divan Edebiyatı'nın ulaştığı düzey, İran Edebiyatınınkinden geri değildir. Divan şairleri, şiirlerinde fahriye denen ve kendilerini övdükleri bölümlerde, şiir ustalığının doruğuna çıkmışlardır. Öğretici şiirleriyle tanınan Nabi ve bir yergi ustası olan Nef'i bu yüzyılın ünlü divan şairleridir. Divan Edebiyatı, en özgün şairlerinden olan Nedim'in ve Şeyh Galib'in ardından, 18. yüzyılda bir duraklama dönemine girmiştir. Daha sonraki şairler, özellikle bu iki şairi taklit etmiş ve özgün yapıtlar ortaya koyamamışlardır.

19. yüzyılda, Batılılaşma sonucunda oluşan kompleks ve kendi değerlerine karşı yapılan eleştiri sonucunda Divan Edebiyatı artık gözden düşmüştür. Edebiyatı ilk eleştiren düşünür, Namık Kemal'dir. Tanzimat'la birlikte, Türk Edebiyatı'nda Batı etkisinde yeni biçimler, konular denenmeye başlanmıştır. Böylece, Divan Edebiyatı önemini yitirmiştir.

Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı gibi birkaç şairin, Türk Edebiyatında aruz ölçüsüyle (vezniyle) yazılan son şiirleri kaleme aldığı söylenir.


Divan Edebiyatında Nazım

Nazım, sözlük anlamıyla "sıra", "düzen" demektir.

Divan şiiri, kuralları Arap ve Fars Edebiyatı'ndan alan aruz ölçüsüyle (vezniyle) yazılmıştır. Bununla beraber, Nedim ve Şeyh Galip gibi bazı şairlerin hece ölçüsüyle yazılmış şiirlerine rastlamak mümkündür.

Aruz ölçüsünde  açık ve kapalı heceler çeşitli kalıplarda, kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır.  Aruz, esas olarak hecelerin uzunluğu ve kısalığı temeline dayanan bir şiir ölçüsüdür. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetişen şairlerin Farsça’yı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk Edebiyatına da girmesini sağlamıştır. Aruz ölçüsü nazım şekillerine göre değişik kalıplarda kullanılır. Örneğin; Rubaî nazım şekli ahreb ve ahrem adı verilen belli aruz kalıplarıyla yazılabilir. Rubai'de mısralar; a+a+b+a şeklinde kafiyelidir.

Divan Edebiyatında Nazım Birimi

Mısra
Mısra Divan şiirinde aruz vezinli yazılmış bir satırlık nazım parçasıdır. Divan şiirinde en küçük nazım birimi mısra olmakla beraber, esas olan beyittir ve bu, Arap edebiyatından gelmiştir. Arapça sözlük anlamı ile beyt ev demektir; mısra ise, çift kanatlı bir kapının kanatlarından her birine verilen addır ve beyitten ayrıdır.

Fakat az olsa da, tek başına bir mısra şekilnde bulunan bir nazım şekli de bulunmaktadır. Buna mısara-i azade (azade mısra) adı verilir. "Âzâde mısralar" bir şair tarafından hazırlanmış olan divanın en sonunda yer alırlar. Şair "azade mısraları" tek bir mısra halinde söyler ve diğer herhangi mısra ile hiç bağlantı kurmaz. Örnek:

Lisâna gelmeyen burhân-i vicdanı muattaldır. (Leskofçalı Galip)
Güzel söylenmiş ve herkesçe beğenilmiş bir mısra bazan tek başına olarak tanınır. Bunlar "azade mısra" olabildikleri gibi çok kere bir beyit parçası olabilirler. Bunlara mısra-i berceste (berceste mısra) adı verilir. Örnek:

Eğer maksûd eserse mısrâ-i berceste kâfîdir. (Koca Ragıp Paşa)
Bu güzel söylenmiş mısra bir beyit parçasıdır ve "azade mısra" değildir ama tek bir "mısra-ı berceste" olarak bilinmektedir.

Beyit
Aynı vezinle yazılmış iki mısraya beyit adı verilir. Beyit Divan şiirinin en önemli birimidir. Beyti meydana getiren iki mısra anlamca da ilişkili olması gerekir. Beyiti oluşturan iki mısra birbirlerine ya kafiyeli olabilirler ya da kafiyesiz olurlar. Beyitin ana öğeleri anlam ilişkisi ve aynı vezinde olmasıdır ve bir beyitte iki mısra kafiyeli veya kafiyesiz olabilirler.

Divan şiirinde beyit esas olduğu için anlamın bir beyit içinde tamamlanması ana kuraldır. Ancak istisnalar da görülür. Anlam bir beyitte tamamlanamayıp yardımcı beyitlerle anlam tamamlanmaktaysa bu beyitlere "merhun" adı verilir.

Beytin iki mısrasını birbirlerine kafiyeli olarak hazırlamaya tasri' denir ve bu türlü yazılan beyite musarra denir. Bir divanda iki beyiti kafiyeli beyitler iki şekilde bulunabilirler. Birinci halde iki mısra kafiyeli beyit tek başına altındaki beyit ve üstündeki beyit ile hiç bağlantısı olmadan bulunur. Bu türlü altındaki ve üstündeki beyitlerle ilişkisi olmayan birbirine kafiyeli iki mısralık beyite "mufred" adını veren edebiyatçılar bulunmaktadır.

Halde ise birçok beyitlerden kurulu bir şiirin en başında biriyle kafiyeli iki mısradan oluşan beyitler bulunur. Bu tür kafiyeli iki mısradan oluşan beyitin başta olması gazel ve kaside türünde şiirler için bir kuraldır ve bu türlü şiirlerdeki bu türlü beyite 'matla adı verilir.

Beni cândan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı?
Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı?
Kamu bîmârına cânân devâ-yı derd ider ihsân
Niçin kılmaz bana dermân beni bîmâr sanmaz mı?


Bu Fuzuli'nin bir gazelinden alınan iki beyittir. İlk beyitteki iki mısra tasridir yani kafiyelendirmiştir; beyit musarradır. Bu gazelin baslangıç beyiti olduğu için matladır. İkinci beyitteki iki mısra kafiyeli değildir.
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN...
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE...!