Gönderen Konu: ANADOLU ALEVİLİĞİ VE ŞAMANİZM  (Okunma sayısı 1725 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı koktengri

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 679
  • Karma: 2517
  • Cinsiyet: Bay
  • TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN...
    • TÜRK MİTOLOJİSİ - TÜRK KÜLTÜRÜ - TÜRK TARİHİ - YÜZDE YÜZ TÜRK OLDUĞUN ZAMAN CİHAN SENİNDİR...
ANADOLU ALEVİLİĞİ VE ŞAMANİZM
« : Ekim 01, 2015, 09:27:31 ÖÖ »
Türklerin İslam'ı kendi istekleriyle kabul ettikleri yalanıyla yetişti onca nesil.
Çok kolay değil mi binlerce yıllık yerleşik inancını, Arap mitolojisi ile tanışır tanışmaz kabullenivermek... Yok İslam ile Türk inancı çok benziyormuş da, yok Türkler İslam'daki adalet ve hoşgörü anlayışına kendini kaptırmış da...
Kendi tarihini öğrenmezsen, kendi kültürünü araştırmazsan böyle palavralara inanır ve başkalarını da inandırmaya uğraşırsın dostum.

İslam'ın en çok ezdiği insanlar Türkmenlerdir. Sürekli asimile edilmeye, sürekli islama tabi olmaya zorlanmışlardır. İnançları hurafe olarak görülmüş, inançlarını yaşamalarına izin verilmemiştir. Emeviler döneminde ortaya çıkan Arap ırkçılığı yüzünden dışlanmışlar ve ezilmişlerdir. Birçok Türk kavmi zulümler karşısında İslam'ı kabul etmek zorunda kalmıştır.

Bu durum Osmanlı'da da aynı şekilde devam eder. Osmanlı'nın Türklüğe tahammülü yoktur. Kendilerini olabildiğince Türklükten soyutlamışlardır. Diğer toplumlara gösterdikleri hoşgörünün, verdikleri tavizin yanında Anadolu Türkmenleri her zaman ezilen, kullanılan, değer verilmeyen bir konuma itilmiştir. Bütün zulüm ve baskılara rağmen Orta Asya geleneklerini sürdürmeye çalışan Türkmenlerdir işte Anadolu Alevileri.

Alevilik, dinler ötesi bir kültürdür. Gerçek anlamda insan merkezli evrensel bir anlayıştır. İnsanı her şeyin üstünde tutar. Alevilikte Tanrı inancının insanın kendi içinde yaşanacağı anlayışı hakimdir. (bkz: En-el Hakk)

İslam zulmü karşısında Orta Asya Türkmenlerinin sığınacağı kapı olmuştur Alevilik.

Aleviliğe sığınan Türkmenlerin çilesi T.C. döneminde de bitmemiştir. Sadece Mustafa Kemal Atatürk döneminde haksızlığa ve zulme uğramamışlardır. Bu sebepten dolayı Atatürk'e karşı olan sevgileri çok büyüktür. Günümüz Anadolu Alevilerinin genellikle sol siyasi partilere destek vermesinin en önemli sebebi de budur aslında.

Zaten 1950'lerde yobaz din simsarı sözde muhafazakar partilerin hükümetleri yaptıkları kara propaganda ile Alevilere karşı birçok iftira ve karalamalarda bulunmuşlardır. Alevi inancına sahip insanların eğitim ve sağlık gibi en temel özgürlükleri kısıtlanmış, bu insanların yoğun olarak yaşadığı yerlere devlet eliyle hiçbir imkan sağlanmamış, yobaz dinci kitleler provoke edilerek Alevilere saldırmaları teşvik edilmiştir.

Yobaz hükümetlerin baskılarının ve insan hakları engellemelerinin sonucu olarak aleviler arasında anarşist hareketler artmıştır. Her şeye rağmen günümüz Anadolu ve hatta Arap Alevilerinin bile büyük bir bölümü Atatürk'e olan sevgi ve bağlılıklarından dolayı devlete saygılıdır. Demokrasi ve İnsan hakları konusunda zaten bütün dünyanın örnek alması gereken bir anlayışa sahiptirler.

Bütün dinleri reddeden, yok sayan ateist insanların saygı duyduğu tek anlayışın Alevilik olması da boşuna değildir.

Şimdi ben burada daha çok şey söylerim. Maraş katliamı derim, Sivas katliamı derim, Gazi mahallesi olayları derim, Çorum olayları derim... Derim de bunları anlayacak kapasiteye sahip olanların kanında yobazlık yoktur. Evrensel düşünebilen eğitimli insanlardır bunları anlayabilenler.
« Son Düzenleme: Ekim 01, 2015, 09:50:48 ÖÖ Gönderen: koktengri »
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN...
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE...!

Çevrimdışı koktengri

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 679
  • Karma: 2517
  • Cinsiyet: Bay
  • TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN...
    • TÜRK MİTOLOJİSİ - TÜRK KÜLTÜRÜ - TÜRK TARİHİ - YÜZDE YÜZ TÜRK OLDUĞUN ZAMAN CİHAN SENİNDİR...
EN-EL HAKK
« Yanıtla #1 : Ekim 01, 2015, 09:43:25 ÖÖ »
Ene'l-Hakk (Arapça: أنا الحق ), Arapça "Ben Hakk'ım", "Hak'tan gayrı değilim." demektir. Hakk gerçek ve doğru anlamlarına geldiği gibi aynı zamanda İslamda Allah'ın isimlerinden biridir ve bu söz kişinin Tanrı ile birleşip-bütünleştiği, Tanrı'nın kişide vücut bulduğu veya kişinin varlığının Tanrının varlığı içerisinde eriyip yok olduğu (Hulul) diğer bir ifade ile Tanrı'nın varlığının kişinin vücudunda yüz bulması anlamlarını da ifade etmektedir. Bu düşünce Tevhid akidesine aykırı bulunarak ilk söyleyen kişi olan Hallâc-ı Mansûr'un idam edilmesine neden olmuştur.

Bir rivayete göre Hallâc-ı Mansûr'un boynu kesildikten sonra akan kanlar yerde bu cümleyi oluşturmuştur.
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN...
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE...!

Çevrimdışı koktengri

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 679
  • Karma: 2517
  • Cinsiyet: Bay
  • TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN...
    • TÜRK MİTOLOJİSİ - TÜRK KÜLTÜRÜ - TÜRK TARİHİ - YÜZDE YÜZ TÜRK OLDUĞUN ZAMAN CİHAN SENİNDİR...
Vahdet-i Vücûd / Varlık birliği
« Yanıtla #2 : Ekim 01, 2015, 09:49:03 ÖÖ »
Tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunan görüştür. Vahdet-i vücut, Panteizm'deki gibi tek hakikatin parçalandığını ve sadece içkinliğini savunmaz. Materyalist panteizm veya monizm gibi ilk ilke ile evrendeki her şey arasında maddî bir bütünlüğü tasavvur etmez ve savunmaz.

Sûfilere göre kendiliğinden var olan (kaimun bizatihi) varlık (vücûd) birdir; o da Tanrı'nın varlığıdır. Bu varlık ezelidir; çoğalma, bölünme, değişme, yenilenme kabul etmez. Ancak Hak, zatı itibariyle değil; sıfat ve fiilleri itibariyle bütün suret ve şahıslarda mutlak olmaktan çıkmaksızın ve asla değişikliğe uğramaksızın tezâhür ve tecellî etmektedir. İçinde farklılıklar ve değişme barındıran tüm evren ve içindeki canlı ve cansız her unsur, ancak O'nun varlığı ile ayakta durmaktadır.

Yaratılışın amacı; Künt'ü, Kenz yani Gizli bir Hazine idim bilinmeyi istedim ifadesi bütün varlıkların ve tüm evrenin Tanrı'nın yansımaları olduğu anlamını taşır.

Nefsini terbiye eden insan oğlu Şeriat, Tarikât, Marifet ve Hakikât kapılarından geçer ve en sonunda Hak ile Hak olur (birleşir). (Hulul) Hallac-ı Mansur ve Seyyid Nesimi'nin kendilerini ölüme götüren "En-el Hak" sözü, bu inancın yansımasıdır.

"Vahdet-i vücud" tabiri bu öğretinin en büyük sözcüsü olan Muhyiddin İbn Arabi'nin eserlerinde bu kelimeler ile ifade edilmez. İfadeyi ilk kullanan, İbn Arabi'nin öğrencisi Sadreddin Konevi'dir.

Allah dostları dönemlerinde dinden çıkmakla sapkınlıkla ve şirkle suçlanmıştır. Hallac-ı Mansur, ölüm anında şu sözleri söylemiş ve Allah'tan katillerini bağışlamasını dilemiştir: Ya Rabbi canımı alan bu kullarını bağışla; çünkü onlar senin bana gösterdiğin sırlarından haberdar değiller, senin bana gösterdiklerini onlar göremezler bilemezler.

Bu inancın en büyük temsilcileri Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Niyâzî-i Mısrî gibi düşünürlerdir.

Varlık felsefesi

Felsefi anlamda "varlık" üzerine yapılan tartışmalar, İslamiyet'in doğuşundan çok sonra, özellikle Yunan felsefesiyle gerçekleşen temaslar sonucunda ortaya çıkmıştır. İslam coğrafyasında özgün bir epistemoloji ve terminoloji geliştiren kelamcılar, filozoflar ve sufiler, varlık konusunda kimi zaman birbirine yaklaşan, kimi zaman da sert tartışmalara varacak kadar ayrımlaşan görüşler öne sürmüşlerdir. Tanrı'nın varlığı "varlık" yönünden bakıldığında "tek" ise bu durumda onun varlığı dışındaki diğer tüm varlıkların varlığı hangi anlamda bir "varlık"tır sorusu kafaları meşgul etmiş, bazı filozoflar Tanrı'nın varlığını "Mutlak varlık", diğer tüm yaratılmışları ise var olup olmama açısından mutlaklık taşımadığı için "Mümkün varlık" şeklinde tanımlayan bir ayrım yapmışlar ve aralarında bazı farklılıklar olsa da kelamcılar ve filozoflar bu ayrımı zihin dışında, ontolojik bir ayırım olarak algılamışlardır.

Vahdet-i vücud taraftarı sufiler ise bu ayırımın zihni bir ayırım olduğu, esasında varlığa bu şekilde bir ayrım getirilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Her ne kadar varlık birliği düşüncesinde Tanrı ve kullar arasında Tanrı'nın "Tanrılığı" kulun "yaratılmışlığı" korunuyor olsa da bir kısım istisnaları bir kenara bırakacak olursak özellikle fıkıh, hadis, tefsir gibi dinî ilimler alanındaki bilginler bu anlayışın yaratıcı ile kul arasındaki farkı ortadan kaldıracak ve tüm dinî emir ve yasaklara kayıtsızlığa sevk edecek bir sapkınlığa yol açacağı endişesine kapılmışlardır.

Varlık tek ve mutlağın varlığından ibarettir ancak tıpkı güneşin çeşitli aynalardaki yansıması gibi çokluk olarak görülür. Varlığın tezahürü de bir gerçekliğe sahiptir dolayısıyla evrenin de bir gerçekliği vardır. Çokluk ile birlik arasında mahiyet farkı vardır. Işığın tekliği renklerin çokluğu benzetmesinde olduğu gibi her ikisi de gerçektir ancak gerçekten bilenler çeşitli renklerin varlığını ışıktan aldığını da bilmekle birlikte renklerin varlığını da onaylarlar. Her şey varlığın içinde yer aldığından evreni inkar varlığı da inkar anlamına geleceğinden evreni inkar etmek mümkün değildir.
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN...
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE...!