Gönderen Konu: TÜRKLERDE MEZAR VE DEFİN GELENEKLERİ  (Okunma sayısı 2754 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı koktengri

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 679
  • Karma: 2517
  • Cinsiyet: Bay
  • TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN...
    • TÜRK MİTOLOJİSİ - TÜRK KÜLTÜRÜ - TÜRK TARİHİ - YÜZDE YÜZ TÜRK OLDUĞUN ZAMAN CİHAN SENİNDİR...
TÜRKLERDE MEZAR VE DEFİN GELENEKLERİ
« : Kasım 24, 2015, 04:10:15 ÖS »
Ulus niteliği kazanmış her toplumun, ölünün ardından anılarını yaşatmak için bir takım usul ve adetler meydana getirdiği bir gerçektir. Çok eski tarihten beri ana yurtları Orta Asya başta olmak üzere bilinen eski dünyanın hemen her bölgesinde sürelerce görülen hükümranlığı ve çeşitli bölgelerdeki geçici ve daimi yerleşimleri sırasında, bazı etnik grupların tesiriyle Türklerin gelenekselleşmiş çok değişik usûl ve adetleri olmuştur.


Bu usul ve adetleri, Türklerin İslamiyet’i kabulünden evvel ve sonra diye iki ana grupta toplamak mümkündür. Ancak İslamiyet’in kabulünden sonra da, İslamiyet’ten evvel oluşan usûl ve adetlere bazı yerlerde kısmen değişik görülmekle beraber rastlamaktayız.

Şamanizm, Maniheizm ve Budizm dinlerine inanan Türklerin, bu dinlere dayalı ölüm ile ilgili düşünce ve inançları mezar geleneklerine yansımıştır. Eski Türklerde "tenasuhruh göçü” inancını ilkel bir şekilde de olsa, görmekteyiz. Göçebe şaman Türklerde ölümden sonra ruhun kuş gibi uçup, geldiği yere gittiğine inanılırdı. Orhun Yazıtlarından anlaşıldığına göre, insan ruhu öldükten sonra kuş veya böcek şekline girmekte ve ölen hakkında “uçtu” denilmektedir. Yine Orhun Yazıtlarına dayanarak “ölümle, uçmakla” özdeşleştirilen kergekbolmak deyiminin izahını: O. N. Tuna, bunun bıldırcın türünden bir kuşa işaret etmekte olduğunu ve bu ismin etimolojisinin, “kanatlarını yelken gibi havaya gerici” anlamına geldiğini belirtmektedir.

Batı Türklerinde, İslamiyet’in kabulünden sonra dahi “öldü” yerine “Şunkar boldu” yani “şahin” oldu deyimi kullanılmaktadır. 15. yüzyılda yazılmış Şükrullah’ın Behçet Üttevarih’inde ölüm şöyle yorumlanmıştır:

“Sonunda ecel doğanı Orhan Beğe de pençe vurup yüce uçmağa çekti.”

Oğuz Türkleri şaman “inançlarına göre, İslamiyet’in ulûhiyyet anlayışına yakın olarak bir Tanrı’ya inanıyorlar; öteki dünyada lüzumuna inandıkları için de kahramanlarını at ve silahlarıyla gömüyorlardı. Eski Türk şamanizminde her şeyin üstünde bir gök tanrısına itikat edilmesi, yani “yüce varlık inancı” tek tanrıcılıkla yakın bir paralellik göstermektedir.

Eski Türklerin çoğu şamanlık düşünce ve inançlarına bağlı, ölü gömme adetlerine ait ilk bilgileri Çin kaynaklarında buluyoruz. Bu konuda daha ayrıntılı bilgiler Göktürklere aittir. Hunlara ait haberler ise çok azdır. M.ք3. yüzyılda yazılmış bir Çin kaynağından aktarılan bilgilere göre: “Hunlar ölülerini tabut içine koyarlardı. Bu tabut iki katlı olup, iç ve dış tabutlardı. Bu tabutları altın ve gümüş işlemeli kumaşlarla örterlerdi.

Çin kaynaklarından elde edilen diğer bilgilere bakarak, eski Türklerin defin törenleriyle ilgili usûl ve adetleri şöylece sıralayabiliriz:

1- Ölü için yapılan yas merasimi “yoğ”.
2- Ölüyü gömmek.
3- Ölüyü yakmak.
4- Birden fazla ölü gömmek.
5- Cesetleri mumyalamak “tahnit etmek”.
6- Eşyaları ve yiyecekleriyle birlikte gömmek.
7- Mezarlarının bir köşesine at gömmek.
8- Alpın mezarı yanına kendi heykelini “sin” ve “balbalını” dikmek.
9- Ölüyü tabuta koyup ağaca asmak.



YUĞ TÖRENLERİ

Ölünün arkasından yapılan çeşitli uygulama şekilleri olan bulunan yas törenine “yoğ” denir. Şamanist Türklerde “ölüler kültü” ile bağlı en büyük törenlerden biridir. Bu törende yemeğin yalnız dirilere değil, özellikle ölülere ikram edildiğine inanırlardı. Kıtab-ı Dede Korkut, Manas Destanı gibi eski Türk adetleri hakkında önemli kaynak teşkil eden eserlerde, bu törenin değişik şekil ve uygulamalarına rastlamaktayız. Bu törenlerde ayin, ziyafet ve ağıt yakmak gibi adetler görülmektedir.

Yine Dede Korkut öykülerinden anlaşıldığına göre, Oğuzların cenaze törenleri biraz İslamlaşmakla beraber Hun ve Göktürklerin defin törenlerinden farksızdır. Yoğ, Hunlardan itibaren her devirde Türk boylarında görülmektedir. Hun cenazelerinde tabut, yukarıda belirtilen şekilde süslenir, hizmetkarlar ve odalıklar arkadan gelirlerdi. Bunları da gençler takip ederdi. Hunlarda matem ayini yedi defa yapılırdı. Bu yedi rakamına verilen özel değerin, İslamiyet’ten çok önce ve eski zamanlardan beri devam ede geldiğini göstermektedir: (Üçler, yediler, kırklar).

Göktürklerde yoğ töreninin çok görkemli yapıldığını Orhun Yazıtlarından öğreniyoruz. Burada, Kültegin (Költigin) için yapılan yas töreninden bahsedilmektedir. Verilen bilgiye göre, ölünün bulunduğu çadır etrafına koyun, sığır, at kurban ederler. Ata binip çadır etrafında yedi defa dönerlerdi. Ağlarlar, yüzlerini sembolik olarak bıçakla keserler, bazen de ölünün atını, eşyasını yakarlardı.

Kağanların “hükümdar” mezarları üstüne bir evcik halinde türbeler inşa ederler, bazen de duvarlarına cenk resimleri yaparlardı.

ÖLÜYÜ GÖMME USULÜ

Hemen hemen Bütün milletlerde olduğu gibi, Türklerde de ölen insanın toprağa verilmesi genel bir adetti. Ancak bu usûlün değişik dönemlerde, değişik tarzlarda yapıldığını görmekteyiz. Hunlarda ölülerin gömülmesi yılın muayyen zamanlarında yapılırdı. “Muayyen zamanlarda ölü gömme geleneği” Göktürklerde sekizinci yüzyıla kadar devam etmiştir.


Çin kaynaklarının bildirdiğine göre, Göktürk topluluklarında ilkbaharda ölenler otların ve yaprakların sarardığı sonbahar mevsiminde, kışın ölenler ise, bitkilerin yeşillendiği, çiçeklerin açtığı ilkbaharda toprağa verilirdi. Bazen cesetler yakılır, kalanları gömülürdü.


ÖLÜNÜN YAKILMASI

Yukarıda belirtildiği gibi, cesedin önce yakılıp, kalan bakiyenin gömülmesi şeklinde olurdu.
Ölümden sonra cesedin yakılması adetinin, kötülüklerden temizlenme amacıyla yapıldığı sanılmaktadır. Göktürklerde bir süre sonra terk edilen bu adetin uzantıları 10. yüzyılda Kırgızlarda görülmektedir.

AYNI MEZARA BİRDEN FAZLA ÖLÜ GÖMÜLMESİ

Altaylarda bazı Hun kurganlarında erkek cesetleri yanında kadın cesetleri de görülmüştür. Bu asil kişinin odalığının, öbür dünyada kendine hizmet etsin diye gömüldüğünü göstermektedir. Aynı şekilde Pazırık’ta iki ve beş no’lu kurganlarda ağaç  kütüğünden oyularak yapılmış bir lahitte, erkekle beraber bir kadın cesedi görülmüştür. Dördüncü Pazırık kurganında ise, iki ayrı lahitte hem erkeğin hem de kadının cesedi bulunmuştur.

MUMYALAMA

Türklerde çok eski zamanlardan beri mumyalama adetini zaman zaman görmekteyiz. Hun asillerinde cesetlerin tahnit edilmesinin gereği, muayyen zamanlarda gömülme geleneğinden doğuyordu. Ayrıca bu adet dolaylı olarak çok emek ve zahmet isteyen büyük kurganın bitimine bağlıydı. Küçük tip kurganlarda tahnit edilmiş cesetlere rastlanılmamıştır. Çünkü mumyalama işi asil kişilere mahsustu. Şibe ve Pazırık kurganlarında tahnit edilmiş kadın ve erkek cesetleri görülmüştür. Buradaki cesetlerin iç uzuvları ve kafatasları boşaltılmış olup, içleri kokulu ot, kozalaklar ve toprakla doldurulmuştur. Mumyalama sırasında iç uzuvlarının çıkarılmasının nedeni, kötülüklerin insanın içinde toplanması fikrinden doğmaktaydı. Bu iç uzuvlar “mide, barsak, ciğerler” yerine, insanın ölümden sonraki hayatında bedeninin gücünü sağlayacak doğadan toplanmış şifalı otlar, kokular konulurdu. Ayrıca ölenin bedenine dışarıdan kötü ruhların girmesini önlemek amacıyla mumyalanmış bezler, lifler sarılırdı.


İslamiyet’in kabûlü ile mumyalama işi, bu geleneğin devamı olarak Anadolu‟da Selçuklularda ve Beylikler Devrinde görülmüştür. “A. Ş. Beygu, Ahlat Kitabesi, s. 89” belirttiğine göre, Ahlatlı ihtiyarlar kümbetlerde sapsarı olmuş Terü taze cesetlerin bulunduğunu görmüşler. Bunların mumya olduğu gerçekti. Yine aynı yazarın ifade ettiğine göre, emirlerin mezarları olan kümbetlerdeki cesetler fevkalade itina ile çok sanatkarane yapılmış tabutlar içinde görülmekteydiler.

Evliya Çelebi de Seyahatnamesi’nde bu cesetlerin elbiseleriyle tabutların içinde olduğunu belirtmiştir.

Doğu ve Orta Anadolu’nun bazı kentlerinde, (Konya, Karaman, Amasya, Harput, Kemah) mumyalanmış cesetlere rastlanılmıştır. Bunlardan biri Kemah’ın kuzeyinde bulunan Mengücek Türbesi'ndedir. Selçuklu Sultanı Melikşah zamanında (1072 - 1092), Kemah ve Erzincan havalisinin fethine bu Emir memur edilmişti. Burada kuvvetli bir devlet otoritesi temin eden ve Selçukluların geleneksel armaları olan Çift kartalı yapıtlarında kullanan Mengücek Beyi’nin türbesi iki katlıdır. Yedi köşeli çadırı andıran bu türbenin alt katına yedi basamaklı bir merdivenle inilir.


Çok eski devirlerden itibaren, hatta Sümerler zamanında bilinen “yedi gezegene” izafe edilen ve daha sonraki devirlerde Türklerde “üçler, yediler, kırklar” şeklinde devam eden yedi sayısına verilen özel öneme burada yer verildiği görülmektedir”. Türbenin alt katında dört sanduka olup, bunlardan en baştaki Mengücek Bey’e aittir. 1926’da sandukası içinde sağlam bulunan mumyası aradan geçen zaman içinde çeşitli sebeplerle açılıp, bakılıp, örselenmesi sonucunda tanınmayacak hale gelmiştir.

Belki bu eski geleneğin uzantısı olarak, Osmanlı padişahlarında “mumyalama” olmasa da, zaruri durumlarda “tahnit” işlemleri görülmektedir. Kosova Meydan Savaşı’nın muzaffer kumandanı ve şehidi I. Murat (1360 - 1389) ile Osmanlı İmparatorluğu’nu dünyanın en güçlü devleti haline getiren ve son seferi olan Zigetvar Kalesinin alınışından (7 Eylül 1566) birkaçŒ saat önce ölen, Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520 - 1566) ahşaları, bulundukları civara defnedilmiş ve boşalan iç uzuvları güzel kokulu ot ve buhurlarla tahnit edilmiştir. I. Murat Hüdavendigar’ın naaşı Bursa’ya taşınarak camisinin yakınındaki türbesine, Kanuni Sultan Süleyman’ın naaşı ise, İstanbul’da Mimar Sinan’a yaptırdığı Süleymaniye’deki türbesine gömülmüştür.

ÖLÜNÜN YİYECEK VE EŞYALARLA BİRLİKTE GÖMÜLMESİ

Öbür dünyanın hayatın devamı olduğu düşüncesiyle ölüye ait gerekli eşyalar (Elbiseler, silahlar, kaplar vs.) ile yiyecekler kurganın içine yerleştirilirdi.  Ayrıca Türkler “aş vermeyi” önemli bir vazife saymışlardır. İlk zamanlarda aş doğrudan ölüye verilir, yani mezarına konulurdu. Manevi kültür geliştikten sonra bu tören “sevabını ölüye bağışlamak üzere” fakirlere yemek vermek, helva (tatlı) vermek şeklini almıştır.20 Ancak burada Ģu nokta üzerinde durulması gerekir. İslamiyet’in kabulünden önce ve sonra yemek vermek usûlü görmekteysek de yani tatlı vermek adetini, İslamiyet‟in kabulünden önce mevcut olduğuna dair bir kayda rastlamıyoruz. Bunu da İslamiyet’in normal bir ölümü yas sebebi olarak görmemesinde arayabiliriz.

ÖLÜNÜN ATI İLE BİRLİKTE GÖMÜLMESİ

Bilindiği gibi, Türkler atlarına çok önem vermişlerdir. Bugün bile Anadolu’da atasözü olarak kullanılan bu tˆbir, “at, avrat ve silahına sahip olmak” şekliyle süre gelmektedir. Muhtelif tarihlerde Türk boylarında atların sahiplerinin ölümüyle birlikte gömüldüğünü görüyoruz. Eski Türklerde ölen kahramanın atı ile gömülmesi adet olduğu gibi, harplerde hizmeti geçmiş atların da bazen merasimle gömüldüğü olurdu. Sultan Osman’ın (1618 - 1621), ölen bir kır atının mezarının bulunuşu ve Sultan Mahmut’un Œok sevdiği atı Sisli Kır‟ın ölümü üzerine Karacaahmet Mezarlığı’nda bu at için türbe yaptırarak oraya gömdürmesi, bu çok eski geleneğin izlerini taşımaktadır.

MEZARIN BAŞINA SİN VE BALBAL DİKİLMESİ

Eski Türklerde yaygın bir adet gereğince, ölen Alp Kahramanın mezarı başına, kendi heykelini “sin” ve öldürdüğü düşmanları simgeleyen kabaca yontulmuş taşları “balbalını” dikerlerdi.


Bu mezar heykelleri 8. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar sürekliliğini devam ettirmiş olup, Moğolistan, Tuva, Güney Altay, Çin Türkistanı, Kazakistan ve Ukrayna’da rastlanılmıştır.

8. yüzyıldan itibaren Göktürklerle görülen ve Kültigin Külliyesi’nin (732) tören yolu üzerinde yüzlercesine rastlanan sinler, Eski Türk boylarının etnik ve sosyal yapılarını, kültür ve geleneklerini aydınlatmak bakımından ayrıca önemlidir.

Yüzleri, yönlere göre duruşları, kuşanımları “kemer, çanta, mendil toka, küpeler”, ellerinde tuttukları “kuş, kadeh” gibi sembolik objeler, Türk kültür tarihinde birçok bilgiye kaynak olmuştur.

 Yüzleri daima doğuya bakan bu mezar heykellerinde yüzlerin birbirine benzememesi, kaynaklardaki ölenin portresinin yapıldığına dair bilgileri doğrulamaktadır. Le Bazin, Sin yapmakta usta bir sanatkar okulunun Göktürk Kağanlık merkezinde geliştiğini kaydetmektedir. Bazı sinlerde, bunları yapan sanatkarın adına rastlanılmıştır.

Balballar, Göktürk alplerinin savaşta öldürdükleri düşman sayısı kadar mezara konulmuş ve “doğu - batı yönünde” dizili, kabaca yontulmuş taşlardır.

Ebedi hayata inanan Türkler, öldürdükleri düşmanın kendilerine öbür dünyada hizmet edecekleri inancı içindeydiler. “Balballar” bu düşmanların ruhunu temsil ediyordu. Balbalların sayısı bazen bir, bazen de yüzlerce olabiliyordu. Ancak, sayıları yüzleri bulan balbalların diğer alpler tarafından ölen alpe bir hizmetkar hediyesi olduğu düşünülebilir.

ÖLÜNÜN TABUTA KONULUP AĞACA  ASILMASI

Orta Asya’da Hun ve Göktürklerin egemenlikleri devirlerinde, daha iptidai olan bazı boylar içinde “ölülerini tabuta koyup, ağaca asmak” vardı. Bu boylar arasında Türklerden DuboTubalar vardı. Bu adet Yakutlarda 18. yüzyıla kadar süregelmiştir.

Sonuç olarak, İslamiyet öncesi Türklerde ölü gömme adetlerinin çeşitliğini, her Türk boyunun kendi dini inançları ve geleneklerine dayanarak oluşturduğunu söyleyebiliriz.

KAYNAK: TÜRKLER - CİLT:3
« Son Düzenleme: Kasım 26, 2015, 10:33:47 ÖÖ Gönderen: koktengri »
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN...
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE...!